Uzun Zaman Oldu Şöyle Gelişine Yazmayalı
- Hamit Orhan Demircan
- 8 Oca
- 5 dakikada okunur
Uzun zaman oldu öyle gelişine yazmayalı, e ne yaparsın yaşam; acısıyla, tatlısıyla gelişiyle yazı yazmaktan bile uzak tutabiliyor insanı. Sanki bir beğenisi olsa bir anlam bulacak, sanki bir okuyanı olsa bir dile sahip olacakmış gibi; sanki geçmiş düşüncelerini anlamayanlar olacak da geçmişinle seni yargılamaya kalkacak gibi; sanki geçmişinle seni yargılayacak kimselere hayatında yer verebilecekmişsin gibi… Eee ne de olsa yaşam. Sosyal bir canlı olmanın verdiği yegane kaygı olsa gerek toplumda var olabilecek miyim endişesi. Hele ki 29 yaşına geldiğinde dahi kendine, var olabileceğin, “topluluk” kelimesi taşıyan, varlığını dilediğince yaşayabileceğin küçücük bir grup, 3 kişilik bir muhabbet dahi bulamadıysan. Sağa sola gidip farklı coğrafyalarda yaşamayı bile denesen olamadığını, elinden gelen her fırsatı değerlendirmeye çalıştığında pes etmeden falan filan…
Eee ne de olsa yaşam. Olur öyle. Denemekten pes edecek değil ya insan…
Hadi gelin bugünki denememizi birlikte okuyalım:
Bugünki denememizin girişi aslında “yardım etme” üzerine. Gelişmesi “iyilik” durumuna. Sonucu “kurtarıcı kompleksi” diye tabir edilip duran; aslında değersizleştirme savunma mekanizmasına dayanan; “değerli insan” ezberini yaşamına entegre etme gayretiyle kendi “değerlerini” savunan, ve bu savunma mekanizması ile temelde kendisini de, temas ettiği o kimseyi de, hem onun gözünde, hem kendi gözünde değersizleştiren iyilik sever arkadaşlara hitaben yazılmakta. Nereden mi biliyorum, “ben” de çok farklı olamadım da yıllar yılı oradan biliyorum. Bundan kurtulma azmi ve gayreti içindeyim de onun için yazıyorum. Yaklaşık, ben diyeyim 4, sen de 3, o desin 2, bu desin 1… yıldır bu konuda çaba gösteriyorum kendi iç dünyamda, elimden geldiğince…
Hadi deneyelim birlikte:
Psikolojik müdahale denilen “şey” öyle bir şeydir ki çok ama çok sistemli bir çaba gerektirir. Öyle bir sistemden bahsediyorum ki bu sistemin içerisinde evvela gönüllülük, ve sonrasında içinde yaşanılan toplumdaki bilincin; konu üzerinde oldukça yüksek, ciddi… sistemli bir çabadan bahsediyorum, etik sınırları net olan bir çabadan. Bu öyle bir gönüllülüktür ki, kişi hastanelik olmayı, hayatının yerle yeksan olmasını ya da bir “hastalık” yakıştırmasını beklemeden de sağlık hizmetleri arasında psikolojik sağlığı için de destek alma arzusunu gütmeli, “Ya ne olacak ki…” demeyi bırakmalı, ve elinden gelen her fırsatta A’dan Z’ye herkesin bu psikolojik sağlık hizmetlerinden faydalanma “arzu”sunu içinde bir yerlerde hissetmesi…
Farkındalıktan bahsetmiyorum, psikolojik sağlıktan bahsediyorum!
Yani öyle bir sistemden bahsediyorum ki ancak ve ancak topyekün var olabilir ve ancak ve ancak topyekün yok olabilir. Çünkü psikoloji öyle bir şeydir; size istemediğiniz tavsiyeyi veren kimselerden dahi çok ciddi yara alabilir…
Böylesi hassas bir kavrama yaklaşım sergilerken “iyi niyet” ile anlamadığımız bir konuda arkadaşımıza, eşimize, dostumuza yaklaşırken istemsizce o kadar fazla ama o kadar fazla “yanlış” yaparız ki, o yanlışlar birikir, birikir, birikir ve toplumsal bir norm halini alarak; toplumsal refahın önünün açılmasının önünde aşılması imkansız görülen bir bariyer halini alır. Öyle bir bariyer ki, kimileri buna “kültür” adını koyar, kimileri “inanç” maskesini takar, kimileri “görüş”, kimileri “felsefe”, kimileri… Türlü türlü adlandırmaları olur bu “yanlışlar yığınının” çünkü bu bir normdur. Zararları o normun taraflarınca, taraftarlığı adedince görüle durur; görülen, hissedilen, yaşanılan “gerçek”ler dahi öylece paramparça olur, kayar, durur… Hiçbir suçu günahı, zararı olmayan insanlar dahi hiçbir suçu, günahı, zararı olmayan insanların yüzlerine yahut zihinlerine yahut yaşamlarına “kin” ile, “öfke” ile, “haset” ile, “nefret” ile… bakar, bakar, bakar, bakar, arada taş atar, bakar, bakar, bakar, arada ezer, bakar, bakar, bakar, arada yakar, bakar, bakar, bakar…
Bunu fark eden o “yüce” gönüller derler ki; “Ahval iyi değil, bir şeyler yapmalı!”, “Ama ne yapmalı?”…
“E o zaman, şöyle bir şey yapsak; şöyle bir yaklaşım, şöyle bir entegrasyon, şöyle bir yaklaşım…”
Yap-boz parçalarının yerini değiştirmekten hiçbir işe yaramayacak hamlelerle yap-boz parçalarını birer birer “kendi” mevcut hallerinin bilincinde olamayacakları için, “ki” psikoloji öyle bir şeydir, siz ve sizin gibiler halinizin nice olduğunu anlamaz “”kolay kolay”” her ne kadar toplumda öyle bir zan olsa da… Değil mi öyledir “Aaa sen de mi şöyle şeyler yaşadın…”, “Aaa sen de mi bilmem ne sorunundansın…”, “Aaa bu beni anlar o zaman…”.
Anlamaz arkadaşlar. Hele ki benzer şeyleri yaşadığı zannıyla birbirine yakınlık kuranlar var ya, asıl onlar birbirlerini anlamaz. Çünkü bağlarını yaşamlarındaki “benzer bir sorun” üzerine inşa etmeye kalkarlar ki yaşamlarındaki o “gerçekten” önemli sorunlar, üzerine bir ilişki, bağ, var oluş, kimlik… inşa edilecek şeyler değildir. Çözülmesi gereken problemlerdir. Çözülmesinin inanılmaz ama inanılmaz disiplin gerektiren çok hummalı bir çabaya ihtiyacı vardır ki; bunun ülkemizde net ama değişmez, ama yeri doldurulamaz, ama alternatifi olmayan, ama boş görülme şansı olmayan, ama yetersiz görülme toleransı bulunmayan…: bir karşılığı vardır: “Ruh Sağlığı” ve “Ruh Sağlığı Uzmanları”.
O uzmanların da çalışma alanları, mesaileri, uzmanlıkları ve danışanlarının konumu oldukça ama oldukça, herkesçe, alenen, ayan beyan net olması gerekir ki: ruh sağlığı tedavisi gerçekleşebilsin.
Değil ki, “Ya şu arkadaş kendini öldürecek gibi bir hali var iki git de neşeleyivere” gibi bir tutum; ambulansın numarasını bilmeli insan öylesi durumlarda; kurtarıcı, yardımcı, kimsesizlerin kimsesi, kötülüklerin düşmanı… falan olma gafletine düşmeden önce.
Çünkü bu öyle bir gaflettir ki, kurtardığınız zannıyla yaklaştığınız kimseyi de, sizi de bir çıkmaza sürükler. O öyle bir çıkmazdır ki, kişi disiplinli bir çalışmaya girmeye erinir sizin kurtarıcılığınızdan etkilenerek, siz de “hehe yapıyoruz bir şeyler” dersiniz. Yolunuza bakıp eninde sonunda gidersiniz; o kimse de öylece alakasız, saçma sapan seçimler yapar hayatında ve yaşamını yapayalnız hissederek geçirir, kendisiyle alakasız şeylere tutunma gayretiyle, öğrendiği bu biçareliği nesilden nesile aktararak… Ha yolunuza bakıp gitmediniz, elinizden tuttunuz ölene değin, sonsuza değin… “Ah, ne kadar hoş…”. Dost acı söyler, hal böyle olduğunda da…
Mesela “Ben” gibi, sosyal hayatında kendi gerçekliğiyle karşı karşıya getireyim, ağzımı bile açmadan, sadece kendim olarak zannına kapılırsanız o kimselerde öylesi ama öylesi derin oyuklar açarsınız ki… Ve de kendinize anlamadan, yıllarca o oyukları tamir etmekle geçer hayatınız… Bana ne deyip geçseniz de, “öteki” en nihayetinde, kendi oyuklarınız öylece kalır, fark etme bile fark edemezsiniz. Çünkü o o oyuklar ötekine güveninizle kendinize güveniniz arasında bir mesafe bırakmamıştır. Kişi, kurum, mekan, coğrafya, alan… fark etmez. Gülmenin, eğlenmenin yollarını “belki” bulabilirsiniz, ama bir “şansa” muhtaç yaşarsınız. Kimisi adına yazgı der, kimisi kader der, kimisi mucize der, kimisi aşk der… Ne olduğunu ya da olabileceğini kimsenin bilmediği bir umuda tutunmak zorunda kalırsınız zerre inanmamanıza karşın, tüm umutsuzluğunuzla, farkında bile olmadan.
Jung aslında basit bir cümleyle izah eder bu cümleyi biliyor musunuz: ““Everything that irritates us about others can lead us to an understanding of ourselves.”; “Başkalarında bizi rahatsız eden her şey, kendimizi anlamamıza giden bir yol olabilir.”…
Bu cümleyi doğrudan yorumlayan bazı insanlar gördüm; “Eğer kişi şunu yargılıyorsa kendisinde o vardır şeklinde…”
Öyle değil arkadaşlar. O kadar basit değil. O kadar basit olsaydı, dünya topyekün iyi-oluş halini hiçbir boka ihtiyaç duymadan yaşardı öyle değil mi…
Ben bu cümleyi paylaşıyorum çünkü “iyilik isteği”, “yardım etme arzusu”, “bir şeyler yapmalı” derdi…’nin eğer ki işiniz değilse, eğer ki mesleğiniz değilse, eğer ki üzerine uzmanlaşmış, eğer ki konu üzerine uzmanlaşmış; düzenli olarak denetlenen, hesap veren bir kurumun çatısı altında gerek çay dağıtarak, gerek temizlik yaparak dahi vuku bulmasına razı gelmiyorsa gönlünüz; size net bir şekilde söyleyebilirim ki kendi mevcudiyetinize anlam bulmaktan başka bir şey daha yapıyorsunuz sadece: herkese zarar veriyorsunuz, herkese yardımcı olduğunuz zannıyla…
Diyelim ki uzmansınız, ama mesai saatleri dışında da çalışıyorsunuz: herkese zarar veriyorsunuz, herkese yardımcı olduğunuz zannıyla…
Diyelim ki sadece mesai saatleri içinde çalışıyor ama mesai saatlerinizi kendi sağlığınızın sınırlarını zorlayacak kadar arttırıyorsunuz: herkese zarar veriyorsunuz, herkese yardımcı olduğunuz zannıyla…
Görünümler, şahitlikler, amalar hep başka olabilir… Fakat Jung aslında bu denememiz için bunu da ifade etmektedir.
Mevlana da, Yunus da… daha niceleri de kendi üsluplarıyla ifade etmiştir ya aynı meseleyi… Tekrar, tekrar, tekrar…
Ne diyordum. Heh. Uzun zaman oldu şöyle gelişine yazmayalı. Uzun zaman da olur yine umarım…


Yorumlar